Devrim Oskay’s Blog

BALARILARININ TOPLUMUMUZ İÇİN DEĞERİ

Özet

Bildiğimiz gibi gezegenimizi birçok hayvan türüyle paylaşmaktayız. Balarısı insanoğlunu ilk tatlandırıcıyla tanıştıran özel bir böcektir. Onlar da bizim gibi topluluk halinde yaşarlar. Aynı zamanda arıların toplumlarının içinde iş bölümü vardır ve birbirleriyle iletişim kurabilirler. Arılar davranış ve biyolojinin diğer yönlerini çalışmak için mükemmel bir modeldir.

Diğer taraftan bal arılarının çiçeklenen bitkiler ile karşılıklı faydaya dayalı ilişkileri vardır. Arılar birçok bitki için çok etkili bir tozlaşma sağlayıcıdır. Doğada bir çok bitkiyi tozlaştırarak, nesillerinin devamını sağladiklari gibi, birçok ülkede değerli ürünlerin üretiminde çok önemli rol oynarlar. Bunların yanında, bal arıları bal, polen, arı sütü, bal mumu, propolis ve arı zehiri üretebilirler. Arı dostu arıcılarımız, arı kolonilerini yöneterek bize bu ürünleri ve bitkilerin tozlaşması hizmeti sağlarlar.

Abstract

THE VALUE OF HONEY BEES FOR OUR SOCIETY 

We share our planet with numerous animal species. Honey bee is a special insect for us. They provided the first sweetener for humans. Honey bees, like us live in a society. Bees also have a division of labor in their society. Honey bees can communicate with each other. Honey bees are an excellent model for studying behavior and other aspects of biology.

Other wise Honey bees have a symbiotic relation with flowering plants. They are very efficient pollinators for many plants. They play very important role in production of the valuable of crops in many countries. Honey bees can produce honey, pollen, royal jelly, wax, propolis and bee venom. These are very important products for our society. Beekeepers manage colonies and provide us these products and pollination services.

Giriş

Bal arısı, insanoğlunu ilk tatlandırıcıyla tanıştıran özel bir böcektir. Onlar da bizim gibi topluluk halinde yaşarlar. Oluşturdukları bu topluluğa “balarısı kolonisi” adı verilir. Bu koloni, anaarı, işçi arılar ve erkek arılardan meydana gelir. Normal koşullarda her kolonide ırka, mevsime göre sayıları değişmekle beraber, ortalama 50.000-100.000 arasında işçi arı, 500-1000 arasında erkek arı ve tek anaarı bulunur. Kolonide yiyeceklerin (polen ve bal), propolisin, suyun  toplanması, depolanması, yavruların beslenmesi, bal mumu salgılayarak peteklerin yapılması, anaarının beslenmesi, koloninin savunulması, kovanın temizlenmesi vb. koloni için yaşamsal olan görevleri işçi arılar yüklenir. Anaarı, kolonideki gelecek nesillerin oluşması için, günde yaklaşık kendi canlı ağırlığının iki katı kadar yumurta yumurtlayabilme ve salgıladığı feromonlarla kolonide bulunan işçi arıların işlerini düzenli yürütme özelliğine sahiptir. Erkek arıların görevi ise, ana arının çiftleşmesini sağlamaktır. Koloni içinde yaşanan iş bölümünün yanısıra, bal arıları birbirleriyle dans dili yoluyla iletişim kurarlar. Kovan dışında yiyecek kaynağı bulan işçi arı, bu kaynağın yerini, güneşin ve kovanın bulunduğu konumdan yararlanarak, kolonideki diğer işçi arılara yönü ve mesafeyi tarif etmek için, petek üzerinde dans eder. Balarılarının dans dilini ilk defa keşveden Avusturyalı araştırmacı Karl von Frisch 1973 yılında Nobel Ödülü almıştır. Bu sosyal özelliklerinden dolayı, bal arıları, davranış ve biyoloji biliminin diğer yönlerini çalışmak için mükemmel bir model canlı olma özelliğini üzerlerinde taşırlar.

Diğer taraftan, bal arılarının çiçeklenen bitkiler ile karşılıklı faydaya dayalı ilişkileri vardır. Arılar, bitkilerin çiçeklerinden karbonhidrat ve protein ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, nektar ve polen toplarlarken, bitkilerin kaliteli meyve ve tohum  üretebilmeleri için tozlaşmalarını sağlarlar. Tozlaşma; arıların tüy kaplı vücutlarına yapışan erkek üreme hücrelerini içeren polenlerin, diğer çiçeklerin dişi organlarının üzerine taşınmasıyla gerçekleşir. Bu olay sayesinde, doğada bir çok bitki tozlaşarak, nesillerinin devamını sağlarlar. Bunun yanında, ülkemizde ve daha birçok ülkelerde, insan yaşamı için gerekli değerli bitkisel ürünlerin üretiminde önemli rol oynarlar. Arıcılar, kolonileri bitkilerin çiçeklenme dönemlerinde, tarla ve bahçelerin yakınlarına yerleştirerek, tozlaşmayı sağlarlar.

Arıcılar, bal arılarını tozlaşma hizmetinin yanında, koloni yönetim tekniklerini kulanarak  bal, polen, arı sütü, bal mumu, propolis ve arı zehiri üretmek için yönetirler. Bu ürünlere kısaca göz attığımızda:

Bal

Bal, çiçeklerde bulunan nektarın veya bazı böceklerin bitkilerin kısımlarından yararlandıktan sonra salgıladıkları tatlı maddelerin, bal arısı tarafından alınarak vücutlarında bulunan enzimler yardımıyla bileşenlerinin değiştirilmesi ve petek gözlerinde olgunlaşması sonucunda meydana gelen besin maddesidir.

İnsanoğlu, binlerce yıldır balı, besin ve enerji kaynağı olarak kullanmaktadır. Yapılan bilimsel araştırmalarla balın, enzimatik ve enzimatik olmayan bir çok antioksidantlar, organik asitler, amino asitler ve proteinler bakımından zengin olduğu bilinmektedir (Aljadi & Kamaruddin, 2004; Al-Mamary, Al-Meeri, & Al-Habori, 2002; Gheldof & Engeseth, 2002; Gheldof, Wang, ve Engeseth, 2002; Schramm et al., 2003). Bal, bulundurduğu bu zenginlikler sayesinde, insanların kalp ve kanser hastalığına yakalanma riskini azaltır (The National Honey Board 2002). Balın, son yıllarda, bakterilere, iltihaplı yaralara ve güneş yanmalarına karşı da kullanıldığı bilinmektedir.

Polen

Polen, çiçeklerin üzerinde bulunan erkek organlar tarafından üretilen, erkek üreme hücrelerini içeren toz halindeki yapıdır. Polen, işçi arılar tarafından, arka çift bacakta bulunan ve polen sepeti olarak adlandırılan özel yapılar yardımıyla koloniye taşınır (Doğaroğlu 1999). Bal arıları, poleni; protein, vitamin ve mineral madde kaynağı olarak kullanırlar. Arı, ağız salgısıyla ıslattığı poleni, arka bacaklarında bulunan polen sepetçiğinde bir arada tutar. Bu, polene ayrı bir biyolojik zenginlik kazandırır. Ayrıca, polen, yapısında bulunan enzimler, koenzimler ,flavonoidler, karotenoidler vb. nedeniyle bir çok hastalığa karşı da doğal ilaç olarak kullanılmaktadır. Arıcılar, poleni, çeşitli şekillerde yapılmış tuzaklarla kolonilerden elde ederler. Tuzaklardan toplanan polenler kurutularak yada – 20 0C saklanarak tüketiciye sunulur.

Propolis :

Propolis; balarılarının, bitkilerin yaprak, tomurcuk, dal ve gövde kısımlarından günün sıcak zamanlarında, arka ayaklarında bulunan polen sepetçiklerinde koloniye taşıdıkları reçinemsi bir maddedir. Yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda, içerisinde 180 farklı bileşik bulunmuştur. Yapısında, %50 reçineli bileşikler ve balsamlar, %30 balmumu, %10 aromatik yağlar, %5 arı poleni ve kalan %5’lik kısmında flavonoidler, aminoasitler, B vitamini ve antibotik içermektedir (Yücel ve Akçiçek 2010). Bal arıları, propolisi, kovan çatlaklarını kapatmakta, uçuş deliklerinin daraltılmasında, kovanda bulunan çerçevelerin birbirine tutturulmasında, kuluçka petek gözlerinin sterilize edilmesinde,

kovana girdikten sonra öldürülen fakat ağırlığı nedeniyle kovandan atılamayan hayvanların, kötü mikro organizmal faaliyetlerini önlemede kullanırlar. Rengi açık sarıdan koyu kahverengiye kadar farklılık gösterebilir. Arıcılar, propolisi, kovan içerisindeki yerlerden kazıyarak veya propolis tuzakları kullanarak elde ederler.

Dünya üzerinde propolis, antibakteriyel, antiviral, antifungal, antioksidant, antiallerjik, antibiyotik, antiseptik, antikanser özelliğiyle tanınmaktadır (Fearnley 2001). Propolis, alkol, su, yağ, glikol’de çözündürülerek kullanılabilir. % 80 lik alkol içinde çözünen propolis en yüksek düzeyde antioksidan özelliği gösterir (Park ve Ikegaki 1998).

Arı Sütü

Arı sütü, genç işçi arıların beyinlerinin, arka kısmında bulunan, hypophyrngeal bezinden salgılanır. Kolonideki, genç larvaların ve ana arının beslenmesinde kullanılan zengin içerikli besin maddesidir. Anaarının döllü yumurtalarından çıkan larvalar, sadece arı sütüyle beslenirlerse bu bireyler ana arı olur. Eğer bu döllü yumurtalar, larva döneminde, arı sütü, bal ve polen ile beslenirlerse, işçi arılar meydana gelir. Bundan dolayı, arı sütü, koloni içerisinde bireylerin oluşmasına etkili bir faktördür. İşçi arılar ergin hale geldikten sonra bal ve polen ile beslenir.  Aktif dönemde ömürleri 35 gün ile kısıtlıdır. Ana arı, hayatı boyunca işçi arılar tarafandan salgılanan arı sütüyle beslenir. Yaşam süresi 7 yıla kadar çıkabilmektedir. Ayrıca, an arı, kolonide yoğun bir şekilde yumurta yumurtlama görevi üstlenmiştir. Anaarının üreme organlarının gelişmesinde ve kolonide gösterdiği performans larva döneminde tükettiği arı sütü miktarı ile bağlantılıdır. Bütün bu özelliklerinden dolayı, arı sütü, insanoğlunun dikkatini çeken bir besin maddesi olmuştur. İçerdiği esansiyel ve esansiyel olmayan aminoasitler, vitaminler, hormonlar ve bir çok biyolojik aktif maddeler sayesinde, değişik hastalıkların tedavisinde ve tedavilerin desteklenmesinde kulanılmaktadır.

Arı Zehiri

Arı zehiri; ilaç sanayiinde kullanılan bir kovan ürünüdür. İşçi ve ana arının, zehir bezlerinden salgılanır. Zehir kesesinde depo edilir. Bal arıları, sokma işlemini kovanlarını savunmak amacıyla gerçekleştirir. Bir kere sokan işçi arının zehir kesesi, sindirim organına bağlı olduğundan kopar. İğneye bağlı zehir kesesi sokulan yerde kaldığı için, arı kısa bir süre sonra ölür. Zehir, sokma işlemi sırasında, iğne yardımıyla deriye enjekte edilir. Sokulan bölgede ateşli şişliklere ve ağrılara neden olabilir (Chen ve ark.2006).  Tarlacı arının zehir kesesinde yaklaşık 100-150 mg zehir bulunur (Schumacher ve ark. 1989). Yapılan araştırmalar sonucunda arı zehirinde, enzimler, peptitler ve biogenik aminler den oluşan 18 farklı bileşen bulunmuştur. Bu bileşenlerin çeşitli ilaç özellikleri bulunmaktadır (Son ve ark 2007). Arı sokması sonucu bazı vakalarda alerjik reaksiyon görülebilir, hatta arı zehirine karşı alerjisi olan vakalarda, anafilaktik şok denilen ve tıbbi mudahale gerektiren durum ortaya çıkabilir . Arı zehiri, günümüzde özellikle arı zehirine karşı alerjisi olan insanların ve romatizmal hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Arıcılar, arı zehirini elde etmek için, kovanların girişine yerleştirdikleri cam levhaların üzerinden geçirdikleri tele düşük voltajlı elektirik verirler. Arı bu tele değdiğinde elektrik şoku nedeniyle teli sokmaya çalışır. İğne, telin altında bulunan cam plakaya çarpar. Bu çarpma sonucu arının zehir kesesinde bulunan zehir camın üzerinde damlacık halinde kalır ve çok hızlı bir şekilde kurur. Daha sonra bu kurumuş zehir damlacıkları, cam plakanın üzerinden kazınır. Bu zehir toplama tekniğiyle yapılan uygulamada arılar ölmez.

Bal mumu

Bal mumu; işçi arının karın kısmının altında bulunan 4 çift salgı bezinden salgılanır. Kolonide yavruların yetiştirildiği, balın, polenin depolandığı, tarlacı arıların dışarıda buldukları yiyecek kaynaklarını kovanda bulunan diğer arılara tarif etmelerini sağlayan dans dilinin  uygulandığı, yüzey olarak  kullanılan petek, bal mumundan yapılır. Petek, ilk yapıldığında esnek ve beyaza yakın bir renktedir. Fakat kullanma süresine ve kovana gelen yiyecek kaynağına göre renk değişir. Polen biriktirilen petekler, zamanla daha sarımsı bir renk alır. Kuluçkada bulunan peteklerin daha koyu ve parlak renk alışının nedeni, birikmiş yavru zarları, propolis ve polendir. Bal mumu hidro karbonlardan ve ester bileşenleri ile küçük oranda serbest asitler ve alkollerden oluşur (Schmindt ve Buchmann 1993, Tulloch 1980). Kozmetik, ilaç ve dişçilik sektörlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır.

Sonuç

Yaşantımızda vazgeçilmez önemi olan ürünlerinin yanı sıra, tarımsal bitkilerin tozlaşmasında etkili rol oynayan bal arıları toplumumuz için artan değere sahip olmaya devam edecektir.

Trakya bölgesi, yapılan ayçiçeği tarımı nedeniyle, ülkenin çeşitli yerlerinden gelen bir çok gezginci arıcının uğrak yeridir. Tekirdağ ilimizin Hayrabolu ilçesi bu özelliği üzerinde taşıyan merkezlerden birtanesidir. Ayçiçeğinin çiçeklenme dönemi olan Temmuz ayında, bölgede bulunan yerli ve gezginci arılar sayesinde,  tozlaşması sağlanarak, ürününün veriminde % 40’a kadar artış sağlanır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 2009 yılında yaptığı sayım sonucu, Hayrabolu’nun 43 köyünde arıcılık faaliyeti yapıldığı, bölgede bulunan yerli üreticilerin toplam 3063 arı kolonisine  sahip olduğu, senede 400 kg bal mumu, 460 ton bal üretildiği bilinmektedir. Bal arılarının ürünlerinden olan polen, arı sütü, arı zehiri ve propolisin bölgede üretilmemesi, koloni başına ortalama verimin 15 kg. civarında kalması, bölgenin yüksek miktarda bulunan üretim potansiyelinin tam olarak kullanılmadığının göstergesidir. Mevcut bulunan ürün potansiyelinin  çeşitliliğini ve verimini arttırmak için, bölge üreticilerine arıcılık ile ilgili yeni teknikler öğretilmeli, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Üniversite ve üretici birlikleriyle yapılacak projeleri desteklenmeli, bölgede bulunan yerli arı ırkının, hastalık ve zararlılara karşı dayanıklılık ve verim özelliğinin arttırılması için, ıslah programları oluşturulmalıdır (Oskay 2008). Bu konularda oluşturulacak arıcılık modelleri desteklenmelidir.

KAYNAKLAR

Aljadi, A. M., & Kamaruddin, M. Y. (2004). Evaluation of the phenolic contents and

antioxidant capacities of two Malaysian floral honeys. Food Chemistry, 85, 513–518.

Al-Mamary, M., Al-Meery, A., & Al-Habori, M. (2002). Antioxidant activities and

total phenolic of different types of honey. Nutrition Research, 22, 1041–1047.

Chen,N,Y., Li,C,K., Shang, D.N., Liu N,D.,Lu,M,Z., Zhang,W,J.,Ji,G,D.,Gao,D,G. Chen,J. (2006). Effects of Bee venom Peptidergic Components on Rat Pain-Related behaviors and Inflammation. Neuroscience 138 P:631-640.

Doğaroğlu, M.1999 Modern Arıcılık Teknikleri. Anadolu Matbaa&Ambalaj San. Tic.Ltd.Şt. İstanbul  , 1-296.

Fearnley, J. (2001) Bee Propolis Natural Healing from the Hive. ISBN 0 285 635220  Creative Print & Design Ltd. P:1-172.

Gheldof, N., & Engeseth, N. J. (2002). Antioxidant capacity of honeys from various floral sources based on the determination of oxygen radical absorbance capacity and inhibition of in vitro lipoprotein oxidation in human serum samples. Journal of Agricultural and Food Chemistry, 50, 3050–3055.

Gheldof, N., Wang, X. H., & Engeseth, N. J. (2002). Identification and quantification of antioxidant components of honeys from various floral sources. Journal of Agricultural and Food Chemistry, 50, 5870–5877.

Oskay, D. (2008) Protecting Diversity of Native Honey Bee Subspecies, Developing a Model on Colony Management and Breeding. Uludag Bee Journal 8 (2): 63-72

Park, K.Y. Ikegaki, M. (1998). Preparation of Water and Ethanolic Extract of Propolis and Evaluation of the Preparations. Biosci. Biotecnol. Biochem. 62 (11), 2230-2332.

Schramm, D. D., Karim, M., Schrader, H. R., Holt, R. R., Cardetti, M., & Keen, C. L. (2003). Honey with high levels of antioxidants can provide protection to healthy human subjects. Journal of Agricultural and Food Chemistry, 51, 1732–1735.

Schmidt, O,J. ve Buchmann (1993). The Hive and the Honey bee. Dadant &Sons Inc. Hamilton,Illinois,  P:960-966

Schumacher, MJ.,. Schmidt J.O, Egen W.B. (1989). Lethality of “killer” bee stings. Nature 337:413.

The National Honey Board. (2002). Honey – health and therapeutic qualities. Available from: http://www.nhb.org/download/factsht/compendium. pdf (1211 04).

Tulloch, A,P. (1980). Beewax-composition and analysis. Bee world .61 (2) :47-62.

Son,J,D., Lee,W,J. Lee,H,Y., Song,S,H., Lee,K,C.,Hong,T,J. (2007). Therapeutic Application of Anti-arthritis, Pain-releasing, and Anti-cancer Effects of Bee Venom and İts Constituent compounds. Pharmacology &Therapeutics. 115 P: 246-270.

Yücel, B. Akçiçek, E. (2010) Sağlığa Arı Ürünleri Penceresinden Bakış. Ballı Yazılar. Metro Kültür Yayınları. S:177-189.

 

Yazan:Yrd.Doç.Dr. Devrim Oskay

Not :Bu yazı 2010 yılında Hayrobolu’da düzenlenen Tekirdağ Değerleri Sempozyumunda sunulmuştur.

 

 

Şubat 24, 2012 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

TÜRKİYE’NİN YERLİ BAL ARISI IRKLARININ KORUNMASININ ARICILIK SEKTÖRÜ AÇISINDAN ÖNEMİ

Özet

Türkiye 4,9 milyon koloni varlığı ve zengin genetik çeşitliliği ile morfolojik ve genetik olarak çok farlı arı ırkına ev sahipliği yapmaktadır. Ülkemiz zengin bitki florası ve topoğrafik özellikleri nedeniyle birçok arı ırkını barındırmaktadır. Günümüze kadar yapılmış bilimsel çalışmalarda 5 farklı yerli balarısı ırkının (A.m. anatoliaca, A.m. caucasica, A.m. syriaca, A.m carnica, A.m meda) varlığı bilinmektedir. Ancak gezginci arıcılık ve bölgeye adapte olmayan arı ırklarının bölgede bulunan yeli ırklarla melezlenmesi ırklarımızda genetik bozulmaya sebep olmaktadır. Genetik çeşitlilik, çevre koşullarına uyumun ve ıslah çalışmaların temel bileşenidir. Genetik çeşitliliğin korunması, hastalık ve zararlılara dirençli yüksek verimli damızlık arı üretimi için önemlidir.

Anahtar kelimeler: yerli bal arısı, ırklar, genetik çeşitlilik, koruma, ıslah

Importance of Protecting and Breeding Native Honey Bee Subspecies for Beekeeping Sector in Turkey

Turkey is home of many honey bee races which has the different morphological and genetic structure with rich genetic diversity and the presence of 4,9 million colonies. Anatolia has also rich favourable floral conditions and topographic. Scientific studies showed us that Turkey has 5 different native honey bee subspecies (A.m. anatoliaca, A.m. caucasica, A.m. syriaca, A.m carnica, A.m meda). Migratory beekeeping and mating inadaptable subspecies colonies cause trouble for genetic structure of native honey bee subspecies. Genetic diversity is fundamental component for breeding process and adaptation against different environmental conditions. Protecting native honey bee subspecies are important for sustaining genetic diversity and producing breeder queen bees with improved traits such a diseases and mite resistant.

Key Words: native honey bee, races, genetic diversity, protecting, breeding

Giriş

Bal arılarının en çok bilinen yararlarının başında bal, polen ve propolis gibi gıda ve farmakolojik değerleri gelir. Ancak ürettikleri ürünlerle insanoğluna besin madde sağlamalarının yanında polinizasyonla doğaya sağladıkları yararlar kat kat fazladır (Free, 1993, Morse and Calderone, 2000). Bitkisel üretimde özellikle çiçekli bitkilerin tozlaşmasında oldukça büyük önem arz etmektedirler. Örneğin çileklerde polinizasyonun %90’nı sinekler, kelebekler ve arılar gibi böcekler tarafından gerçekleştirilirken bu böceklerin %90’ını bal arılan oluşturmaktadır (Erdoğan ve Erdoğan 2009).

Geniş bitki örtüsü, uygun iklim koşulları ve topoğrafik özellikleri nedeniyle Anadolu, birçok arı ırkına ev sahipliği yapmaktadır (Adam 1983, Güler ve ark 1999). Ruttner (1988) Anadolu’yu ırk ve ekotipler açısından gen kaynağı olarak nitelendirmiştir. Anadolu (A.m. anatoliaca), Kafkas (A m caucasica), Suriye (A.m. syriaca), Trakya (A.m carnica), İran (A.m meda) gibi ırk ve ekotipler bunlardan birkaçıdır (Ruttner, 1988, Öztürk, 1990, Kandemir ve ark., 2006). Bunlardan, Anadolu arısı (A. m. anatoliaca) özellikleri itibariyle birbirinden farklılaşmış çok sayıda ekotipi içermektedir  (Bodenheimer, 1942; Adam, 1987; Ruttner, 1988). En önemli özelliklerinin başında değişken iklim koşullarına uyum, yüksek kışlama yeteneği, yön bulma kabiliyeti, kışı az bal tüketerek geçirme gelmektedir. Bu özelliklerin her biri geniş genetik varyasyona sahip olmasıyla açıklanırken, ayrı ayrı ırklarda var olabilecek birçok özelliğe tek başına sahip olması Anadolu arısını ayrı bir yere koymaktadır (Adam, 1987).

Dünya üzerinde bulunan tüm ırklar yaşadıkları bölgeye adapte olarak değişen çevre koşullarına uyum sağlamış ve çeşitli değişimler geçirmişlerdir. Bunun sonucu olarak da bölgeye özgü ekotipler oluşmuştur. Binlerce yıldan bu yana çeşitli doğal olaylara, hastalıklara ve zararlılara karşı kazanılmış çevre direnci ve adaptasyon genetik varyasyon açısından büyük öneme sahiptir.

Türkiye’de Bulunan Irk ve Ekotipleri Tanımlamaya Yönelik Yapılan Çalışmalar

Dünyada bulunan ırk ve ekotipleri tanımlamak ve sınıflandırmak amacıyla morfometri, aloenzim ve mitokondri DNA’sı gibi çok çeşitli yöntemler kullanılmaktadır (Bodeheimer, 1942; Adam, 1983; Ruttner, 1988; Doğaroğlu, 1982; Doğaroğlu ve ark., 1992; Güler ve ark., 1999). Uzun yıllar boyunca vücut ölçüleri, renk ve davranış özelliklerinden yaralanarak morfolojik tanımlama metotları kullanılmıştır ( Ruttner 1988, Kence 2006). Bal arılarında morfometrik karakterler açısından vücut iriliği, kanat eni ve uzunluğu, kanat açısı, kıl uzunluğu, bacak uzunluğu gibi dış görünüş özelliklerinden yaralanarak yapılan sınıflandırma en sık kullanılan bir yöntemlerden biridir. Çok sayıda araştırmacı tarafından ülkemizde bulunan ırk ve ekotipler tanımlanmaya çalışılmıştır. Güler’in (1999) Türkiye’nin bazı bal arısı (Apis mellifera L.) genotiplerinde verimi etkileyen morfolojik ve fizyolojik karakterleri belirlemeye yönelik yaptığı araştırmada Anadolu, Kafkas, Muğla, Gökçeada, Trakya ve Alata ırk ve ekotipleri seçilmiştir. Çalışma sonucunda fizyolojik karakterler (bal verimi, koloni populasyonu gelişimi ve kovan ağırlık artışı) yönünden genotipler arasındaki farklar önemli bulunmuştur. Aynı şekilde morfolojik karakterler açısından değerlendirildiğinde genotipler arasındaki farklar önemli düzeyde birbirinden ayrılmışlardır. Çalışmada verimlilik için bölgeye uygun ırk ve genotiplerin kullanılmasının önemi ortaya konmuştur. Güler (2001) tarafından yapılan bir başka çalışmada ise Artvin ili Borçka ilçesi Camili (Macahel) yöresi bal arıları 29 morfolojik karakter yönünden incelenmiş ve bu bölge arısının renk, uzun kanat, kısa bacak, orta uzunlukta kıl örtüsü, uzun dil özellikleri Kafkas arısı ile büyük bir benzerlik gösterdiği tespit edilmiştir. Bazı morfolojik karakterlerin ise çevre adaptasyonu nedeniyle doğal süreçte bir takım değişimlere uğradığı düşünülmektedir. Güler ve Kaftanoğlu’nun (1999) aynı örnekler üzerinde yaptığı morfolojik analizde 20 karakter ( kanat boyutları, kanat damar açıları, tergum ve scutellum rengi ) değerlendirilmiş ve kanat ile ilgili 16 morfolojik karakterin 5’i hariç 11 karakterde gruplar arasında istatistiksel olarak önemli düzeyde varyasyon belirlenmiştir. Çalışmada belirlenen kanat damar açılarının yüksek varyasyon gösterdiği ve ırklar arasında ayırıcı nitelik taşıdığı önceki çalışmalarla (Öztürk, 1990, Gençer ve Fıratlı, 1999 ) da desteklenmiştir.

Güler ve arkadaşları (1999) Kafkas (A. m. caucsica) ve Orta Anadolu’da yetiştirilen Anadolu (A. m. anatolica) arı ırkları ve Ege, Trakya, Gökçeada, Alata ekotipleri ile 31 morfolojik karaktere ilişkin biyometrik ölçümler yapmışlardır. Çalışmada, yapılan sınır grafiğinde Anadolu ve Muğla genotipleri arasında iç içe geçmelerin olmadığı, Muğla genotipinin Anadolu arısının bir ekotipi olduğu yargısının çokta doğru olmadığı görülmüştür. Denemede yapılan diskriminant fonksiyonunda genotiplerin kesin sınırlarla birbirinden ayrılması morfolojik olarak ne kadar geniş bir varyasyona sahip olduğunun göstergesidir.

Gençer ve Fıratlı (1999) Kafkas arısı ve Orta Anadolu ekotiplerinin morfolojik özelliklerini tanımlamaya yönelik yaptığı çalışmada Kırşehir, Beypazarı, Eskişehir, Çankırı ekolojilerinde yaşayan kolonileri seçerek 32 özellik yönünden Kafkas arısıyla karşılaştırmış ve birbirinden ayrılan yönlerini belirlemiştir. Çalışma sonucunda Kafkas ırkı ile Orta Anadolu (Kırşehir, Beypazarı, Eskişehir, Çankırı) ekotipleri tüm özellikler yönünden birbirinden belirgin biçimde ayrılırken Orta Anadolu ekotipleri içerisinde de farklılaşmalar ve ayrılmalar gözlenmiştir. Yapılan diskriminant analizi sonucu Kırşehir genotipinin diğer Orta Anadolu genotiplerinden ayrıldığı gözlenmiştir. Yine Orta Anadolu ekotiplerinin morfolojik özelliklerinin belirlenmesi amacıyla yapılan bir çalışmada (Karacaoğlu ve Fıratlı, 1998) Beypazarı ve Tokat ekotiplerinden Beypazarı ekotipi daha birörnek dağılım göstermiştir ve yapılan iç içe geçmelerin daha az oranda olduğu gözlenmiştir. Kandemir ve arkadaşlarının (2000) Türkiye’deki bal arısı populasyonlarında genetik ve morfometrik varyasyonu belirlemek amacıyla yaptıkları çalışmada Türkiye’nin 77 farklı bölgesinden aldıkları örneklerde 10 morfometrik karaktere ilişkin analizde Güler ve arkadaşları (1999) ile benzer sonuçlar elde etmişlerdir. Kandemir ve ark.(2005)’ı farklı bal arısı populasyonlarında morfometrik varyasyonu belirlemek üzere yaptıkları çalışmada Türkiye bal arısı populasyonlarında batıdan doğuya (Avusturya-Nahçıvan(Azerbaycan)) gidildikçe morfometrik karakterlerdeki değişimi gözlemlemişlerdir. Kırklareli, Edirne, Bolu ve Avusturya örnekleri aynı grupta yer alırken; Iğdır, Ardahan, Artvin, Kars örnekleri ve Nahçıvan ile Ankara örnekleri kendi başlarına birer grup oluşturmuşlardır. Çalışmada dikkat çekici bir başka nokta ise Kırklareli ve Avusturya populasyonlarının kübital indekslerinin benzer bulunmasıdır. Bu da Kırklareli arısının morfometrik olarak Anadolu arısı ırkının ekotipi olmadığının bir göstergesidir.

Bal arılarında morfolojik karakterler kullanarak ırk tanımlanmasına yönelik çalışmalar ucuz ve kolay olması nedeniyle çok sık kullanılmaktadır (Sheppard ve Smith, 2000). Ancak morfolojik karakterlerin çevresel etkiler ile değişebildiği bilinen bir gerçektir. Bu açıdan morfolojik karakterler kullanılarak yapılan çalışmaların yanında genetik olarak tanımlanması ihtiyacı doğmuştur. Bu amaçla en sık kullanılan materyal mtDNA iken, protein elekfrorezi gibi çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Bal arıları, mtDNA materyali ile ilgili üzerinde en çok bilimsel çalışma yürütülen böcek grubudur. Bunun yanında protein elektroforezi ile alloenzim polimorfizmi konusunda araştırılan böceklerin ilklerinden sayılmaktadır (Mestriner 1969, Mestriner ve Contel 1972). Smith ve ark. (1997)’nın Türk bal arılarında mtDNA varyasyonunu incelediği çalışmada, Trakya bölgesinden alınan populasyonların %24 oranında A. m. carnica mtDNA haplotipi ile uyumlu olduğu sonucuna varmışlardır.

Ruttner (1988), bal arısı ırklarını Batı Akdeniz (M), Doğu Avrupa (C), Afrika (A) ve Orta Doğu (O) olmak üzere 4 grupta toplamıştır. Batı Avrupa ırkları (M), Afrika ırkları (A), Doğu Avrupa ırkları (C), ve A. m. meda, A. m. caucasica, A. m. syriaca, A.m. anatoliaca’nın da içinde bulunduğu Orta Doğu ırkları (O)’ dır. Özdil ve Yıldız (2008)’ ın mitokondriyel DNA bakımından Türkiye bal arılarını tanımladıkları çalışmada 20 farklı bölgeden örnek alınmıştır. Alınan örneklerde DraΙ restriksiyon enzimi ile kesim sonucu Türkiye bal arısı ırk ve ekotiplerinin Doğu Avrupa ve Akdeniz (C) genetik soyuna dahil olduğu sonucuna varılmıştır (Özdil ve ark, 2009a). Türk ve İran bal arılarının mitokondriyel DNA varyasyonlarının karşılaştırıldığı bir başka çalışmada ise (Özdil ve ark, 2009b) Türkiye’deki arı populasyonları ile birkaç İran arı populasyonu Doğu Avrupa ve Akdeniz (C) genetik soyuna ait olduğu sonucuna varılmıştır. Türkiye bal arısı populasyonları 6 farklı RFLP markeri ve anonim lokus bakımından Doğu Avrupa ve Akdeniz (C) genetik soyuna ait bulunmuştur (Özdil, 2007).

Türkiye bal arısı ırklarında populasyonları 4 enzim lokusu (Mdh, Pgm, Hk, Est) bakımından polimorfik bulunmuştur. Türkiye’de en fazla görülen alleller; Mdh65, Mdh100, Pgm75, Pgm100, Est100, Hk100 allelleridir (Kandemir ve ark. 1995, 2000, 2005). Ülkemiz bal arısı ırk ve ekotipleri ile yapılan morfometrik ve aloenzim varyasyonun tanımlanmasına yönelik çalışmalarda benzer sonuçlar elde edilmiştir (Darendelioglu ve Kence, 1992; Kandemir ve Kence 1995, Güler ve Kaftanoglu 1999, Güler ve ark. 1999, Kandemir ve ark.1995, 2000, Güler ve ark. 2002, Kandemir ve ark. 2003).

Ülkemiz bal arısı ırk ve ekotipleri bakımından geniş genetik çeşitlilik göstermesine rağmen ekonomik öneme sahip karakterler ıslah metotları ile geliştirilip, verimlilikleri yeterli düzeyde arttırılamamıştır. Günümüzde arıcılığı gelişmiş ülkeler, bal arısı populasyonlarını ekonomik değeri olan oğul verme eğilimi, hırçınlık, hızlı kuluçka gelişimi, bal verimi, hastalık ve zararlılara dirençlilik vb. özelliklerini ıslah çalışmalarıyla geliştirmektedir.

Bal arılarını diğer çiftlik hayvanlarından genetik ve fizyolojik olarak farklılık göstermektedir. Örneğin bal arılarında erkek arılar ana arının yumurtladığı dölsüz yumurtalardan meydana gelmekte ve tek kromozom setinden oluşmaktadır. Bununla birlikte yetiştirilen döller arasındaki sürenin kısa olması bal arılarını ıslah çalışmalarında diğer çiftlik hayvanlarından daha avantajlı konuma getirmektedir.

Doğada ana arılar ortalama 7-17 erkek ile birkaç hafta içerisinde çiftleşmektedir. Çiftleşme havada gerçekleştiği için ıslah çalışmaları yalıtılmış alanlarda ya da yapay tohumlama tekniği kullanılarak yapılabilmektedir. Dışarıdan arı girişlerinin olmadığı coğrafi bölgeler ıslah amacıyla kullanılabilinir. Ancak bu tür yalıtılmış alanların yaygın olmaması ve bu alanlarda istenen çiftleştirme kombinasyonu oluşturulamayacağından yapay tohumlama tekniğinin uygulanması ön plana çıkmaktadır. Erkek arılardan mikroskop ve enjektör yardımıyla toplanan spermlerin ana arının vajinasına enjekte edilmesi yapay tohumlama olarak tanımlanmaktadır (Oskay, 2008). Bal arısının genetiğinin, fizyolojisinin, koloni yönetimi, ana arı yetiştirme ve yapay tohumlama tekniklerinin bilinmesi, istenilen özelliklere sahip damızlık kolonilerin oluşturulmasında önemli bir yere sahiptir (Oskay, 2010).

Islah programlarında akrabalı yetiştirme teknikleri kulanılarak arı topluluğunda istenilen özellikler ön plana çıkarılabilmektedir. Bunun için kendine, bir erkek ile birden fazla ana arı, ana-kız, baba-kız, süper kızkardeş-super kız kardeş, tam kızkardeş-tam kızkardeş, yarım kızkardeş-yarımkızkardeş, kuzen çiftleştirmesi uygulamarı yaparak akrabalı yetiştirme programları kullanılarak bal arısı hatları oluşturulabilinir ve oluşturulan bu hatlar arasında melezlemeler yapılabilmektedir. Bu tip çalışmalar için çok sayıda koloni gerektiği gibi, akrabalılık krizi oluşma riski de görülebilmektedir (Laidlaw ve Page, 1997). Bu olumsuzlukların önlenmesi amacıyla Robert E. Page ve Harry H.Laidlaw tarafından 1985’de kapalı toplum ıslah programı geliştirilmiştir. Bu program göre 4-5 yıl süre içerisinde üzerinde çalışılan özellikler arzu edilen düzeye ulaşabilinir. Programa 35-50 koloni ile başlanabilir ve koloniler yıllık olarak, geliştirilmesi istenen özelliklerin performansları değerlendirilerek,  koloni sayısının %20 si kadar yüksek performans gösteren kolonilerden, bir kaç yüz ana arı yetiştirilebilinir ve topluluğu temsil eden erkek arılarla yapay tohumlama tekniği kullanılarak çiftleştirilinirler. Programda oluşturulan 200 kolonide işlem her yıl tekrarlanır. Yapılan çalışmalarda bu program ile, 20 yıl akrabalı yetiştirme krizi olmadığı görülmüştür (Laidlaw ve Page, 1997).

Sonuç

Ülkemiz dünya üzerinde bal arısı ırk ve ekotipleri bakımından genetik çeşitliliğin en fazla olduğu ülkedir. Yapılan çalışmalarda (Ruttner 1988, Adam 1983, Öztürk 1990, Güler ve ark 1999, Palmer ve ark. 2000, Kence, 2006, Kandemir ve ark., 2006,) ülkemizde 5 farklı arı ırkının olduğu belirlenmiştir.

Ruttner’ın yaptığı sınıflamada Anadolu arısı A. m. anatoliaca, A. m. caucasica, A. m. armeniaca ve A. m. adami ile birlikte Orta Dogu (O) grubunda yer almıstır (Ruttner 1992). Oysa mtDNA varyasyonuna ilişkin arastırma sonuçlarına göre A. m. anatoliaca, A. m. caucasica, A. m. carnica ve A. m. ligustica ile birlikte Dogu Avrupa (C) grubunda yer almaktadır (Garnery ve ark. 1993, Smith ve ark. 1997, Palmer ve ark. 2000, Kandemir ve ark. 2006a).

Türkiye, dünya üzerinde zengin bitki florası, uygun iklim özellikleri ve çeşitli arı ırklarıyla dünya üzerinde arıcılık faaliyetinin yapılabileceği ideal ülkelerden biridir. Ancak var olan bu avantajların değerlendirilmesinde gereken özenin gösterilmediği bir gerçektir. Koloni varlığı bakımından 5.339.224 koloni ile dünya sıralamasında ikinci sırada yer aldığımız halde 82 bin ton bal üretimi ile dünyada dördüncü sırada yer almaktayız. Kovan başına bal verimimiz ise 17 kg ile sınırlı kalmaktadır. (FAO, 2011) Bu da ülkemizde modern arıcılık tekniklerinin gerektiği gibi uygulanmadığının bir göstergesidir.

Ülkemizde bir bölgede yoğun olarak yetiştirilen ana arıların diğer bölgelere satışı, yurt dışından kaçak getirilen ana arılar, kontrolsüz melezlemeye sebep olacağından farklı bölgelerde yaşayan yerli ırklarımızın yaşadıkları bölgeye adaptasyon yeteneklerini bozacağı gibi hastalıkların yayılmasında da rol oynayacaktır. Bu da yerli gen kaynaklarımızın yok olması tehlikesini ortaya çıkarmaktadır.

Son yıllarda özellikle Trakya bölgesinde geniş alanlarda ekimine başlanan Kanola bitkisi çiçeklenme döneminde yüksek düzeyde nektar ve polen sağlaması nedeniyle göçer arıcıları bölgeye çekmektedir. Kanola’nın çiçeklenme döneminin Mayıs ayında olması, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden gelen göçer arıcıların kovanlarında bulunan erkek arıların yerli kolonilerin ana arılarıyla çiftleşmesi ile yine kontrolsüz melezlemenin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Günümüze kadar bal arısı hastalık ve zarlılarla mücadelede kimyasalların yoğun olarak kullanılması hem arı hemde insan sağlığını olumsuz yönde etkilendiği, hastalık ve zararlıların kimyasalara karşı direnç geliştirdiği yapılan araştırmalar ile kanıtlanmıştır ( Evans, 2003, Pettis, 2004).

Yerli ırklarımızın yok olması tehlikesinin önüne geçebilmek, daha sağlıklı arı ve ürünlerini elde edebilmemiz için, ülkemizde yerli ırklarımızın bulunduğu alanlarda koloni yönetim ve genetik geliştirme programlarını izleyebilecek özel ya da devlet yapısında bulunan çekirdek merkezler kurulmalıdır (Oskay, 2008). Bu merkezlerde koloniler iyi yönetilmeli ve bünyelerinde saf olarak yerli arı topluluğu bulundurularak genetik kaynak korunmalıdır. Diğer taraftan oluşturulan arı topluluğu üzerinde ıslah çalışması yapılarak, oğul eğilimi, bal verimi, hırçınlık, hastalık ve zararlılara direnç gösterme vb. özellikleri geliştirilmelidir. Bu merkezler bölgelerinde bulunan diğer arıcılık işletmelerinin damızlık ana arı ihtiyaçlarını karşılamalı ve bu işletmelere damızlık ana arı yetiştirmeleri için teknik destek sağlamalıdır.

Bununla birlikte bu yerli arı topluluğundan oluşturulmuş diğer arı topluluğu üzerinde kapalı toplum genetik geliştirme programı uygulanmalıdır. Bu merkezler bulundukları bölgelerdeki üreticilere arıcılıkta koloni yönetim ve genetik geliştirme programlarının nasıl uygulanması gerektiğini ve bu programlarda uygulanan teknikleri öğretmelidir.

Kaynaklar

Adam B., 1983. In search of the best strains of honey bee. Northern Bee Books, West                                                                                 Yorkshire, UK.

Adam B., 1987. In Search of the Best Strains of Bees Northern Bee Boks, West   Yorkshire, UK.

Akyol  E., Çahinler N., Özkök D., 2006. Honeybee {Apis meilifera) races, ecotypes and their general characteristics in Turkey. Journal of Animal and Veterinary Advances 5(9): 771- 774.

Bodenheimer F.S., 1942. Türkiye’de Bal Arısı ve Arıcılık Hakkında Etüdler. Numune Matbaası, İstanbul

Doğaroğlu M., 1982. Türkiye’de yetiştirilen önemli arı ırk ve tiplerinin ‘Çukurova Bölgesi’ koşullarında performanslarının karşılaştırılması. ÇÜ Ziraat Fakültesi Yıllığı, 13(3-4): 46-60.

Doğaroğlu M., M. Özder, C. Polat, 1992. Türkiye’deki önemli bal arısı (Apis mellifera L.) ırk ve ekotiplerinin Trakya koşullarında performanslarının karşılaştırılması. Doğa-Tr. J. of Veterinary and Animal Sciences, 16: 403-414.

Darendelioğlu Y., Kence A., 1992. Morphometric study on population structure on honeybee, Apis mellifera L. (Hymenoptera:Apidae). Türkiye 2. Entomoloji Kongresi Bildirileri, 387-396.

Erdoğan, Ü., Erdoğan, Y., 2009. Üzümsü meyvelerin tozlaşmasında bal arılarının yeri ve önemi http://www.uzumsu.com/dosyalar/ll Ulusal_Uzumsu_Semp_359-364.pdf

Evans D. J., 2003. Diverse origins of tetracycline resistance in the honey bee bacterial pathogen Paenibacillus larvae. Invertebrate Pathology. 83 P:46-50.

Free J. B., 1993. Insect pollination of crops. 2, Edition, Academic Press, London, S 684

FAO, 2011. http://faostat.fao.org/site/573/DesktopDefault.aspx?PageID=573#ancor

Gençer H. V., Fıratlı Ç., 1999. Orta Anadolu Ekotipleri (A. m. anatoliaca) ve Kafkas ırkı (A. m. caucasica) bal arılarının morfolojik özellikleri Tr. J. of Veterinary and Animal Sciences 23 S 1, 107-113.

Güler A., 1999. Türkiye’nin bazı bal arısı (apis mellifera l.) genotiplerinde verimi etkileyen morfolojik ve fizyolojik karakterler üzerinde araştırmalar. Tr. J. of Veterinary and Animal Sciences 23 Ek Sayı 2, 393-399.

Güler A., Kaftanoğlu O., 1999. Türkiye’deki önemli Balarısı (Apis mellifera L.) Irk ve Ekotiplerinin Morfolojik özellikleri-II Tr. J. of Veterinary and Animal Sciences 23 Sayı 3, 571-575.

Güler, A., Kaftanoğlu O., Bek Y., Yeninar H., 1999.  Türkiye’deki önemli balarısı (apis mellifera l.) ırk ve ekotiplerinin morfolojik karakterler açısından iliskilerinin diskriminant analiz yöntemiyle saptanması, Tr. J. of Veterinary and Animal Sciences 23 Ek Sayı 3, 337-343.

Güler A., 2001. Artvin Borçka Camili (Macahel) Yöresi Bal Arısı (Apis mellifera L.)’nın Morfolojik Özellikleri. Tr. J. of Veterinary and Animal Sciences 25, 473-481.

Kandemir İ., Kence A., 1995. Allozym variability in a central Anatolian honeybee (Apis mellifera L.) population, Apidologie 26: 503-510.

Kandemir İ., Kence M., Kence A., 2005. Morphometric and electrophoretic variation in different honeybee (apis mellifera L.) population. Tr. J. of Veterinary and Animal Sciences 29, 885-890.

Kandemir İ., Kandemir G., Kence M., İnci A., Kence A., 1995. Morphometrical and electrophoretical discrimination of honeybees from different regions of Turkey. XXXIV. International Apicultural congress in Apimondia, 14-19 August Llusanne, Switzerland.

Kandemir İ., Kence M., Sheppard WS., Kence A., 2006. Mitochondrial DNA variation in honey bee (Apis mellifera L.) populations from Turkey. Journal of Apicultural Research and Bee World 45(1): 33-38.

Karacaoğlu M., Fıratlı Ç., 1998. Bazı Anadolu bal arısı ekotipleri (apis mellifera anatoliaca) ve melezlerinin özellikleri I. Morfolojik özellikler. Tr. J. of Veterinary and Animal Sciences 22, 17-21.

Kaftanoğlu, O., 2001. The Consept of Honey Bee Races and Race Preference. Uludag Bee Journal. Bursa. 1 (3): 11-20.

Kence, A., 2006. Türkiye bal arılarında genetik çeşitlilik ve korunmasının önemi. Uludağ Arıcılık Dergisi, 25-32.

Kekeçoğlu M., 2007. Türkiye bal arılarının mtDNA ve bazı morfolojik özellikleri bakımından karsılaştırılmasına yönelik bir araştırma. Namık Kemal Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Doktora Tezi

Laidlaw H.H., Page E. R., 1997. Queen Rearing and Bee Breeding. Wicwas Press. Cheshire, Connecticticut, USA. S: 1-224.

Mestriner MA., 1969. Biochemical polymorphisms in bees (Apis mellifica ligustica). Nature 223: 188-189.

Mestriner MA., Contel EPB., 1972. The P-3 and Est loci in the honeybee, Apis mellifera. Genetics 72: 733-738.

Morse R. A., Calderone N. W., 2000. Beeculture, http:__bee.airoot.com_beeculture_pollination2000_pgl.html.

Oskay D., 2008. Protecting Diversity of Native Honey Bee Subspecies, Developing a Model on Colony Management and Breeding. Uludag Bee Journal 8 (2): 63-72.

Oskay D., 2010 Bal Arısı Islahında Ana Arı Yetiştirme ve Yapay Dölleme Tekniklerinin Kullanılmasında Önemli Noktalar. Hasad Hayvancılık 305: 40-44.

Özdil F., Yıldız M.A., Hall H.G., 2009a. Molecular characterization of Turkish honey bee populations (Apis mellifera) inferred from mitochondrial DNA RFLP and sequence results. Apidologie 40: 570–576.

Özdil F., Fakhri B., Meydan H., Yıldız M.A., Hall H.G., 2009b. Mitochondrial DNA Variation in the CoxI–CoxII Intergenic Region among Turkish and Iranian Honey Bees (Apis mellifera L.) Biochem Genet 47:717–721.

Özdil F., 2007. Mitokondriyel dna pcr-rflp (restriksiyon parça uzunluk polimorfizmi) markerleri kullanılarak Türkiye’nin farklı yörelerine ait bal arılarının tanımlanması. Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Doktora Tezi

Öztürk, A.I., 1990. Morphometric analysis of some Turkish honeybees (Apis mellifera L.). Master of Philosophy. Univ. Of Wales College of Cardiff, UK.

Pettis J.F., 2004. A scientific note on Varroa destructor resistance to coumahhos in the United States. Apidologie 35: 91-92.

Palmer MN., Smith DR., Kaftanoglu O., 2000. Turkish Honeybees: Genetic variation and evidence for a fourth lineage of Apis mellifera mtDNA. The Journal of Heredity, 91(1).

Ruttner F., 1988. Biogeography and taxonomy of honeybees Springer Verlag, Berlin.

Sheppard WS, Smith DR., 2000. Identification of African-Derived Bees in The America: A Survey of Methods. Ann. Entomol. Soc. Am 93(2): 159-176.

Smith DR., 1991. Mitochondrial DNA and honey bee biogeography in: Smith, DR.(ed) Diversity in the genus Apis Boulder, CO Westview, 131-176.

YAZAN:Raziye IŞIK, Devrim OSKAY

Namık Kemal Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Tarımsal Biyoteknoloji Bölümü

Bu Makale 14-16 Eylül 2011 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi’nde düzenlenen ,  7. Ulusal Zootekni Kongresi’nde sunulmaya laik görülmüştür.

Şubat 13, 2012 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

BALARISI KOLONİLERİNDE ANAARILARIN DEĞİŞTİRİLMESİ

Farklı bölgelerde çeşitli iklim ve bitki örtüsüne sahip olan ülkemiz, 5 farklı yerli balarısı ırkını ve birçok ekotipini içinde bulunduran dünyanın en önemli arıcılık merkezlerinden birisidir. Zengin doğa örtüsü ve genetik çeşitliliğe sahip olmasına rağmen ülkemizde yeterli düzeyde damızlık ve normal anaarı yetiştirme işletmeleri kurulamamıştır. Bu tür işletmelerin yeterli düzeyde kurulması arıcılık sektörünün verimliliğini olumlu yönde arttıracaktır. Bu yüzden her bölgeye adapte olmuş yerli baları ırkları ıslah edilerek, hastalıklara, zararlılara dirençli ve yüksek verim vb. özellikleri olan damızlık arı kolonileri oluşturulmalıdır. Bu işletmelerden yetiştirilen anaarılar normal anaarı yetiştirme işletmelerine verilmeli, bu işletmelerde yetiştirilen analar, sabit ve gezginci arıcıların yıllık anaarı ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Kurulan bu model sayesinde damızlık ana üreten işletmeler ekonomik yönden üstün özelliklere sahip anaarı üretimi konusunda uzmanlaşırken, normal anaarı üreten işletmeler ise ana arı yetiştirme konusunda gezginci ve sabit arıcılara destek sağlayarak, iş gücü ve sermaye israfını azaltacaktır.

Arıcılık sektöründe kullanılan anaarıların ekonomik ömrünün bir sezon olması, damızlık ve normal anaarı yetiştiren, sabit ve göçer arıcılık yapan işletmelerin kolonilerinde doğal veya yapay tohumlama yoluyla çiftleştirilmiş anaarıların her yıl yenilenmesi gerekmektedir. Yetiştirilen genç anaarıların işletmeler için  ekonomik  değerinin yüksek olması, kolonilere anaarıların kabul ettirilmesiyle ilgili tekniklerin önemini arttırmaktadır. Ayrıca arılıklarda bulunan bazı kolonilerde arıların saldırgan olması, kireç vb. hastalıkların varlığı, düşük kuluçka verimi, oğul vermeye eğilimlilik (genç ana arılar oğul vermeye daha az eğilimlidir) gibi problemler görüldüğünde de kolonilerin eski anaları uzaklaştırılarak, genç anaarının kolonilere kabul ettirilmesi gereklidir.

Normal koşullar altında doğada her koloni bir anaarıya tolerans gösterir. Bazen kolonide iki tane anaarı aynı anda  görülebilir. Bu durum çeşitli nedenlerden dolayı (anaarınının sakatlanması yeterli düzeyde çiftleşememesi  vb.) oğul vermeden anaarı değiştirmek isteyen (süpersedur) kolonilerde yeni yetiştirilmiş genç anaarının kendi genetik yapısına yakın olan yaşlı anaya tolerans göstererek bir kaç hafta koloni içerisinde faliyet göstermesine izin verebilir. Bu süre sonunda kolonide tek anaarı faliyet göstermeye devam eder.

Yine anası olmayan koloniye iki ana kabul ettirmek istendiğinde, kovan anaarı ızgarasıyla ikiye bölünüp, kovanın bir kenarına başka, diğer kenarına başka anaarı kafesi konularak kabul ettirilebilir. Belli bir süre sonra anaarılar koloniyle aynı kokuya sahip olacağından yumurta yumurtlayarak hayatlarını devam edebilirler.  Koloniye nektar akışı azaldığı ve işçi arıların yağmacılığa karşı tavır aldığı zamana kadar bu durum sürebilir. Daha sonra işçi arılar anaarılardan birisini öldürürler.

Çerçeve üzerindeki işçi arılar, bir kutu içine silkilerek bir kaç kez çalkalanarak, vurulup ürkütülerek, peteksiz ve kuluçkasız serin yerde bir kaç saat bekledikten sonra verilen anaarıları bir kerede kabul ederler.

Petek gözlerinden yeni çıkmış işçi arılar yeni anayı her zaman kabul ederler. Bu yüzden arıcılar damızlık değeri yüksek olan anaarıyı genç işçi arıların yoğun olduğu peteklerin üzerine bırakmalıdır.

Eğer koloni çok uzun süre anaarısız kaldıysa ve anaarı, anaarı gözünden yeni çıktıysa kabul ettirmede kullanılan ana arı kafesine gerek kalmadan koloniye kazandırılabilir. Fakat anaarı, gözden çıkalı 4-5 gün olmuşsa, bu ana kolonide yumurta yumurtlayan anaarıdan daha zor kabul ettirilebilir.  Anaarı koloniye nektar akımı döneminde daha kolay kabul ettirilir. Nektar akımı yoksa koloni şeker şurubu ile beslenmelidir.

Yeni anayla analandırılacak kolonide yalancı ananın olmamasına dikkat edilmelidir. Koloni anasız kaldığında kendi kendine anaarı yetiştiremediğinde veya arıcı tarafından uzun süre analandırılmadığında, kolonide bulunan işçi arıların bir kısmı diğer işçiler tarafından arı sütü ile beslenerek yumurtalıklarının gelişmesi sağlanır. Bu tip işçi arılara yalancı anaarı denir. Kısa bir süre sonra yumurtalıkları gelişen yalancı analar yumurtlamaya başlar. Bu işçi arıların sperm keseleri olmadığından çiftleşemezler. İşçi arı gözlerine dölsüz yumurta bırakarak erkek arıların oluşmasına neden olurlar. Arıcılar kolonilerinde işçi arı gözlerinin duvarlarında ve dip kısımlarında birden fazla dağınık düzende yumurta gördüklerinde bu sorunla karşı karşıya olduklarını anlayabilirler. Bu tip sorunlu kolonilere yeni ana verilmek istendiğinde, yalancı analar yeni anaarıyı öldüreceklerdir.

Normal koşullarda, anaarısı olmayan koloniye genç döllenmiş ana arı  direkt verilirse, salgıladığı yabancı anaarı feromonları nedeniyle işçi arılar tarafından yabancı olarak algılanacağından saldırıya uğrayarak öldürülecektir. Bu yüzden, yeni anaarının kolonideki işçi arılara, işçi arıların yeni anaya alışması için 3-4 gün  anaarı kafesinde tutulması gerekir.

Anaarının taşınmasında ve koloniye kabul ettirilmesinde ana arı kafesi kullanılır (Şekil-1). Anaarı kafesi, 6-10 genç işçi arının ve arı kekinin bulunduğu iki bölmeden oluşur. Kafeste iki çıkış deliği bulunur, bunlardan biri kekin olduğu kısımda, diğeri  anaarı ve işçi arıların birlikte bulunduğu kısımdadır. Kafesin en az bir yüzü arıların geçemiyeceği kafes telinden oluşur. Arı keki anarının bir yerden başka bir yere taşınmasında kafes içinde bulunan işçi arıların beslenmesi amacıyla kullanılır. Kafesin içine konulan genç işçi arılar kolonide bulunan larvalı çerçevelerin üzerinde bulunan genç bakıcı arılardan seçilir.  Bu arıları seçerken özellikle petek üzerinde larvaların bulunduğu petek gözlerine kafasını sokan işçi arılardan olmasına dikkat edilmelidir. Bu davranışı gösteren işçi arıların arı sütü salgılama bezleri gelişmiş olduğundan  anaarının taşınması sırasında arı sütüyle beslenmesinde ve kafes içerisinin iklimlendirilmesinde görev alırlar. Yoldan gelen kafeslerdeki anaarılar hemen kolonilere verilmeyecekler ise oda sıcaklığında sessiz ve karanlık bir yerde gece boyunca bekletilirler. Bu esnada kafeslerin telli kısmının üzerine küçük parça peçete kağıdı konularak temiz su ile ıslatılmalıdır. İşçi arıların su ihtiyacı bu şekilde karşılanmış olur.  Kafesin içerisinde bulunan işçi arılar anaarının koloniye verilmesinden hemen önce kafesten çıkarılmalıdır. Kafes içerisindeki işçi arıların kokuları koloni içindeki işçi arıların kokularından farklı olduğundan, kovandaki arılar tarafından yabancı olarak algılanacağından anaarının kovana kabul edilmesini engelleyeceklerdir. Bu yüzden anaarı koloniye verilirken kafesin içinde yalnız olmalıdır.  Kafesler tahtadan veya özel plastikten (elektro statik enerji yaratmayan) yapılır.

Anaarı kafesindeki işçi arıların besin ihtiyaçlarının sağlanması ve anaarının koloniye kabul ettirilmesinde arı keki kullanılır. Kovanda bulunan işçi arılar kafesin çıkış deliğinde bulunan arı kekini zaman içerisinde tüketerek anaarının kafesten çıkmasını sağlar. Böylece koloninin  ana arıyı kabul etme olasılığı artmış olur. Anaarı kafesi için en iyi arı keki yaklaşık %15 bal, %85 pudra şekeri içermelidir. Eğer anaarılar üretildikten sonra kafesle başka işletmeye gönderilecekse bu kafeslerde kullanılan arı kekinde bal veya polen kullanılmamasına dikkat edilmelidir. Bal ve polen amerikan yavru çürüklüğü hastalığının bakterisini veya sporunu bünyesinde bulundurabilir. Bu riski ortadan kaldırmak için arı keki su ve pudra şekerinden hazırlanmalıdır.

Ana arısı olmayan veya anası değiştirilecek kolonilere yeni ana verilmesi için en uygun zaman ilkbahar ve sonbahardır. İlkbahar aynı zamanda kolonilerin oğul verme isteğinin arttığı ve arı topluluğunun hızla büyüme isteğinin oluştuğu dönemdir.  Sonbaharda koloni kışlamaya hazırlandığı için yaşlı ve problemli anaarılar istenmediğinden, yeni verilecek anaarı daha kolay kabul ettirilebilir.

Yeni analandırılacak kolonide eski anadan kalma yumurta ve larvanın olmadığından emin olunmalıdır. İşçi arılar eski analarının yok olduğunu anladıktan sonra, onun bıraktığı kendi genetik yapısına yakın olan larvalardan yeni ana arı yapmak isteyecektir. Bu fırsatı olan kolonilere kendi genetik yapısında olmayan anaarı verildiğinde koloninin yeni anayı kabul etmeme riski vardır. Bu risk bulunan kolonilerde kendi kendine  ana yetiştirme imkanı ortadan kaldırmak gerekir. Koloniye yeni kabul ettirilecek anaarı kafes içerisinde, kuluçkalı peteklerin arasına, arı keki aşağıya gelecek şekilde sıkıştırılmalıdır. Arı kekinin aşağıda olması ana arının üzerine kekin akma riskini ortadan kaldırır. İşçi arıların kafes tellerini ısırma davranışı gözleniyorsa anaarı kafesten çıkarılmamalıdır. Kolonideki kuluçkalı peteklerde anaarı gözü kontrolü yapılmalı, rastlanırsa bozulmalıdır. Ana arı kovana kafesle verildikten 3-4 gün sonra serbest bırakılmalıdır.  Ana, genç işçi arıların bulunduğu kuluçkalı peteğin üzerine bırakılırken, bu alana 1/1 hazırlanmış şeker şurubu püskürtülmesi kabul edilmesine yardımcı olacaktır (Şekil-2). Arıcı, arılığa 3-4 günden daha geç gelecek ise  kafesin kek kısmındaki delik açık bırakılarak işçi arıların keki yiyerek anayı serbest bırakmaları sağlanabilir.

Anaarının kuluçka peteklerinin üzerinde yürüyerek yumurta yumurtlama imkanı bulabileceği plastik veya metal tel kafes içine hapsedilmesi yoluyla koloniye kabul ettirilmesi, (Şekil 3) tahta ve plastik anaarı kafesi yoluyla kabul ettirilme tekniğinden daha uygundur. Bu teknik, işçi arıların anaarının yumurta yumurtladığını görmesini sağlayacağından yeni ananın kabul edilmesini hızlandıracaktır.

Kolonideki arılar yeni anaarıyı kabul etmemeye karar verdiklerinde etrafında kümelenerek, anaarı ve işçi arılardan meydana gelen bir top şeklini alır (Şekil 4). Eğer arıcı müdahale etmezse işçi arılar anaarıyı boğarak veya sokarak öldürürler.  Arıcı böyle bir davranışı görürse top şeklindeki bu kümeyi alarak kovanın dışına koymalı ve bu topluluğun üzerine körük dumanı uygulamalıdır. Anaarı bu dumana mümkün olduğu kadar az maruz bırakılmalıdır. Koloniye kabul edilmeyen anaarı bir süre daha anaarı kafesinde tutulmalıdır.

Bazen arıcının tecrübesiz davranışı veya ana arının huzursuzluğu, kovana verilmesi sırasında uçarak kaçmasına neden olabilir. Bu durumda arıcı kovandan biraz uzaklaşmalı ve 15-20 dakika beklemeli, anaarının aynı yere geri döndüğünü ve kovanına girdiğini gözlemleyebilir. Eğer anaarı yaklaşık yarım saat içinde kovanına geri dönmezse, büyük olasılıkla kovanın yakınınında bulunan diğer bir kovana girmiştir. Arıcı koloninin etrafında bulunan kovanları kontrol ettiğinde top şeklindeki arı kümesi gördüğünde bu kümede bulunan anaarının biraz önce kovanından uçup giden anaarı olduğunu anlayabilir.

Namık Kemal Üniversitesi, Ziraat Fakültesi’nde bulunan araştırma ünitesinde kolonilerin genç anaarı ile analandırılmasında, 5 çerçeveli langstroth kovanlar bir çerçeve kapalı yavrulu, bir çerçeve ballı polenli, bir çerçeve boş petekli ve 3 çerçeve arılı olacak şekilde hazırlanır. Bu kovanlara birer tane çıkmak üzere olan anaarı memesi verilir. Gözden çıkan anaarının çiftleşmesi sağlanır.  Oluşturulan bu koloninin sonbahara kadar gelişmesi sağlanır. Daha sonra 10 çerçeveli langstroth tipi üretim kovanlarında bulunan yaşlı analar uzaklaştırılır. Kovanların kuluçkalık ve ballıkları arasına gazette kağıdı koyarak, üst taraftaki ballığa 5 çerçeveli çiftleştirme kovanlarında yetiştirilmiş genç ana arılı koloni konulur. 3 gün sonra aradaki gazette kağıdı alınarak üst kattaki kuluçkalı petekler altkattaki kuluçkalı peteklerin yanına yerleştirilir. Ballı polenli çerçeveler kenar kısımlarda bulunan yine aynı tip peteklerin yanına konularak kovanın tek katta kışlama düzeni alınması sağlanır.  Bu şekilde genç ana arının yetiştirdiği işçi arılar yeni anayı yaşlı ana arının ürettiği işçi arılardan koruyabilir. Oluşturulan bu tip koloniler genç işçi arısı ve genç anaarısıyla kışı daha güçlü  geçirebilmektedir.

 Not: Bu makale Muğla İli Arı Yetiştiricileri Birliği’nin “Arıcının Sesi” dergisinde yayınlanmaya layık bulunmuştur.

KAYNAKLAR

Doğaroğlu M, (2009) Modern Arıcılık Teknikleri. S:132-134.

Güler, A. (2006) Bal Arısı (Apis mellifera). Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi  Ders Kitabı No:55, S:311-313.

Laidlaw, H H (1992) The Hive and the Honey Bee, ed Graham J M(Dadant, Hamilton, IL), P: 989–1042.

Lodesani,M., Costa C. (2005) Practical Aspects of Bee Breeding For Biodiversity Aims. Beekeeping and Conserving Biodiversity of Honeybees, BABE , P:108-141

Morse, A,R (1994) The New Complete Guide to Beekeeping. The Countryman Press. P:100-103.

Root, (1983)  A.I. Root, Editor, The ABC and XYZ of Bee Culture, The A.I. Root Co., Medina, OH.

Şubat 8, 2012 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

VARROA İLE MÜCADELEDE KİMYASAL KULLANIMININ OLUMSUZ ETKİLERİ VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Varro ile mücadele için kullanılan, kumafos ve fluvalinat etken maddesi içeren kimyasallar, yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda arı ürünlerinde kalıntı bıraktığı bilinmektedir. Bu kalıntılar insan ve arı sağlığı için önemli derecede tehlike yaratmaktadır.
Ayrıca, dünyanın birçok ülkesinde yapılan araştırmalar sonucunda Varroa’nın bu kimyasallara karşı direnç gösterdiği bulunmuştur. Direnç göstermek ne demektir?
Bunun için gelin, önce böceklerin ilaçlara karşı gösterdiği direnç in Dünya sağlık örgütü (WHO) tarafından yapılan tanımına bakalım.“Bir türün normal bir topluluğunda bulunan bireylerinin çoğunu öldürdüğü kanıtlanan bir böcek ilacı dozunu, aynı böceğin diğer başka topluluğunun tolere etme yeteneğinin gelişmesi”
Bu tanımı Varoa akarının yukarıda ismi geçen kimyasallara gösterdiği direnç içinde kullanabiliriz.
Varroa ya karşı bu kimyasallar kullanılırken, doğal seçilim sayesinde kimyasallara karşı direnç genlerine sahip bazı varrolar yaşamda kalıp, bu direnç özelliği taşıyan genleri kendi döllerine aktarmışlardır. Kimyasallara hassas olan varrolar ölürken, varroa topluluğundaki dirençli olanların oranı artarak kullanılan kimyasallar artık etki gösteremez hal alır. Varroa da görülen hızlı direnç gelişimi hızlı üreme kapasitesine sahip olmalarına, yaşadıkları kolonilerin oğul vermesi ve göçer arıcılık yoluyla başka bölgelere gitmesine, kimyasalların kalıcılığına ve özelliklerine, yapılan uygulamanın oranına, zamanlamasına ve sayısına bağlı bulunur.
Ayrıca kovanlara uygulanan bu kimyasallar uygun tekniklerle uygulansa bile peteklerde kalıntı bırakmaktadırlar. Bu kalıntılı petekler temel petek yapılmak için eritildiğinde bal mumundan uzaklaşmayarak arıcıya temel petek ile birlikte geri dönmektedir. Her yıl bu şekildeki döngü peteklerdeki kimyasalların oranının artmasına neden olmaktadır. Washinton State Üniversitesinde geçen yaz yaptığımız deneylerde, arıların kendilerinin yaptığı kimyasal bulaşıklığı olmayan ve yukarıda belirtilen kimyasallarında içinde olduğu kimyasal bulaşıklı peteklerde yetiştirilen işçi arıların gelişimlerini inceledik. Kimyasal bulaşıklığı olan peteklerde yetişen işçi arıların bir kısmının larva döneminde gelişemediklerini, yine bu bulaşık peteklerde yetişen işçi arıların ömür uzunluklarının daha kısa olduğunu gözlemledik. Çalışmaya bulaşık peteklerde yetiştirilen arıların davranış bozuklukları gösterip göstermediğini anlamak için gözlem kovanlarında bu yılda devam edilecektir.
Bütün bu çalışmalardan anlaşılacağı üzere, benim arı dostlarıma tavsiyem; özellikle yukarıda bahsi geçen kimyasallardan uzak durmaları, bu kimyasalların yerine arılıklarında, bütün dünyada artarak kulanımı çoğalan, Formik, Oksalik, Laktik asit gibi arı ürünlerinde kalıntı bırakmayan, varroa nın direnç göstermediği organik asitler, bitkisel kaynaklı ve kültürel mücadele yöntemleri kulanarak varro ile savaşmalarını öneriyorum.
Bütün bunların yanında diğer gelişmiş ülkelerde olduğu gibi bizim ülkemizde de ıslah yöntemleri kullanarak varro ile kendi kendine savaşan bal arısı hatlarının oluşturulması çalışmalarının devlet ve özel sektör tarafından en hızlı şekilde başlamasını diliyorum.
Şunu sakın unutmayınız ki, oluşturduğunuz sağlıklı ve başarılı varroa ile mücadele sistemleri, uzun vadede sizlerden sonraki gelen nesillerin sağlık ve övünç kaynağı olacaktır. Kurduğunuz bu sistemler gelecek nesillerin daha gelişmiş sistemlere daha kolay geçmelerini sağlayacaktır.

Kalın Sağlıcakla

Mart 16, 2009 Posted by | Uncategorized | 3 Yorum

ONE MINUTE LÜTFEN !!! :)

Çok değerli arı dostları,

Bildiğiniz gibi şu an başka bir ülkede yaşayıp çalışmaktayım. O yüzden sizler için hazırladığım yazıları boş zamanlarımda hazırlıyorum. Uygulamalar ve tekniklerle ilgili kendi düşüncelerimi, bu konularda yapılmış araştırmalar ile desteklemeye çalışıyorum. Fikirlerimi yazarken yabancı ve kendi dilimizdeki kaynaklardan yararlanmaya çalışıyorum. Sizlere yararlandığım kaynaklardaki önemli gördüğüm bilgileri özetleyerek sunuyorum. Ne yazık ki sizlere fıkralar yazacak, magazin haberciliği yapacak, hikayeler anlatacak, futbol maçı anlatacak zamanım yok. Keşke olsaydı. İleride umarım benimde bunları yapacak zamanım olur. Ancak görüyorum ki bizleri böyle şeylerden mahrum bırakmayan arı dostlarımız var. Onlara da burada olduklarından dolayı çok teşekkür ediyorum. Zira, onlara da ihtiyacımız var.

Bizim ülkemizde işler böyle yürür. Başka mesleklerde çalışırken, diğer mesleğe hobi olarak başlanır. Daha sonra birden bu kişiler kendi branşlarında değilde, hobi olarak başladıkları branşlarda uzman oluverirler ve bir süre sonra topluluklara ve o branşın hocalarına ders vermeye başlarlar.
Peki bu iş başka ülkelerde nasıl olur? Gelişmiş ülkelerde genellikle, herkes alanında uzman olmuş kişilerin dediklerini yapar. Diğerleri de o konuya kendi mesleğiyle ilgili bildiği konularda katkıda bulunabilirse katkıda bulunurlar. Kimse uzmanlık alanı dışında bir konuyu çok iyi bilmiyorsa diğerlerine öğretmeye kalkmaz.

Bizim tıp doktorumuz, bizlerin bulup getirdiğimiz makalerdeki bilgilerin aynısını yazıp yorum farklılığı yaparak olayın yönünü değiştiriyor. Fatih Güneş’in bulup davet ettiği katalizör dergisinin yazarı kimyacı arkadaşımızın bilgilerini onaylıyor. Daha sonrada HMF kabul edilir sınırdadır deyip asitlerle ve ısı yardımıyla yapılan invert şurubu kendisinin kullanacağını söyleyip işin içinden sıyrılıyor. Sonrada gol diye bağırıyor ☺

Ben buradan kendisine ,bize HMF ile ilgili kendi alanında bilgi vermesini rica ederek, şu soruları sormak istiyorum. HMF nasıl bir toksit maddedir ? Mutagenic ( kansorejen ) madde midir ? Eğer kansorejen madde ise kanser yapma mekanizması nasıldır? Bu HMF insan vücudunda birikir mi? Birikirse nerede ve nasıl birikir? Birikmiyorsa hangi yol ile atılıyor? Kansorejen maddelerin kabul edilirlik sınırları nasıl hesaplanır? Dünyadaki bütün ülkelerde balda Kabul edilen HMF sınırı aynı mıdır ? Bu balda HMF kabul edilirlik sınırını ne zaman, nasıl, hangi ülke koymuş ? Her ülkede bu sınır aynı değilse bunun nedeni nedir? Sizden insan sağlığını ilgilendiren bu konumuzla ilgili soruların cevaplarını almayı diliyorum. Daha sonra bal ve balmumundaki kimyasal kalıntılara bakıp, organik arıcılık hakkında konuşabiliriz sanırım.
Bu sorulara verilecek cevaplar ışığında, arıcılarımızın HMF olayına daha dikkatli ve bilinçli yaklaşacağını umuyorum.
Sayın doktorum, ceza sahası içinde kendinizi yere atıp, hiç terlemeden serbest vuruştan golü atıp maçı almak istiyorsunuz. Bence maç daha yeni başlıyor siz nedersiniz ? Bizim bu arıcılar topluluğunda, arılıkda terlemden, masa başında dirsek çürütmeden maç almak yok🙂
Gelelim invert şurup ile ilgili son edindiğim bilgilere,
Washington Eyalet üniversitesi bal arısı laboratuarı nın yöneticisi olan Prof. Dr. Steve Sheppard ile yaptığım görüşme esnasında, kendisine invert şurup hakkındaki görüşlerini ve burada koloni beslenmesinde neden invert şurup yerine toz şekerden yapılan şurubun kullanıldığını sordum.
Kendisi, bana bundan yaklaşık 10 yıl önce A.B.D.’ de invert şurupta bulunan HMF ve kulanılan asitler yüzünden zehirlenmelerin olduğunu, toplu koloni ölümleri yaşandığını, bu yüzden asitler ve ıstılarak yapılan invert şurubun riskli olduğunu belirtti. Bununla birlikte, enzim yoluyla yapılan invert şuruplar da HMF ve asit zehirlenmesi riskinin olmadığını, kullanılabileceğini, fakat onun normal şekerden daha pahalı olduğu için kullanmadığımızı söyledi.
ABD’ de Puerto Rico, Washington state, Illinois, Michigan state, Ohio state, California Davis Üniversitelerinin bal arısı araştırma laboratuvarlarında belli sürelerde bulunma şansım oldu. Hiç birinin invert şeker kullandığını görmedim.

HMF siz günler dileyerek, en derin saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum.

img_25441

Şubat 17, 2009 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

YAPAY BAL İLE DOĞAL BALIN AYIRT EDİLMESİNDE HMF DÜZEYİNİN ÖNEMİ !!! !!!

Sevgili Arı dostları,
Her zaman söylediğim gibi, bal arıları ile ilgili farklı disiplinlerde çalışan kişilerin olaylara arıcıların bakışından daha farklı açılardan yaklaşımı bizler için çok önemli. Bunun çok güzel bir örneğine yine ülkemizde internet üzerinde Türkçe yayınlanan “Katalizor” isimli kimya dergisinde rastladığım için çok mutlu oldum. Dergiyi kimya bilimine gönül vermiş, genç bilim insanlarımız çıkarıyor. Amaçları dünya’da ve ülkemizde kimya alanındaki teknolojik gelişmeleri daha basit bir dilde sizlere sunmak.

Dergi internet adresi: http://www.katalizor.net

Bu dergiyi Fatih Güneş’in aracılığı ile okuma fırsatım oldu. Katalizör’ün ilk sayısında, 33-37 sayfalarında Nadide Ünal ın yazarı olduğu “Bal” başlığı ile yayınlanmış yazının ilginizi çekeceğini düşünüyorum. Zira bu yazıda yapay bal ile gerçek balı ayırt etme tekniklerinden biri olan Seliwanoff testinin nasıl yapıldığı pratik deney ile çok sade bir şekilde açıklanmış. Bu yazıda sahte balın şeker şerbetinin yüksek sıcaklığa maruz bırakılarak(ısıyla muamele edilerek) asitler eklenerek (asidik ortamda) nasıl yapıldığı anlatılıyor. Bu yapılan yapay balın doğal bal ile ayrıldığı noktalardan bir tanesi ise HMF oranı. Doğal ve taze balda HMF oranı % 0-4 mg olurken sahte balda bu oranın %100-150 mg arasında olduğu söyleniyor.
Deneyde kulanılan ballar dehidratize (suyu uzaklastırma) edildikten sonra 100 ml derişik hidroklorik asitte çözülerek hazırlanmış 1 gr. Rezorsın çözeltisi damlatılıyor. Dehidrasyon işlemi sonucu ve asit etkisi ile HMF oluşması sağlanmıştır. Deneyde, yapay balda yüksek oranda bulunan HMF nin, rezorsın ile tepkimeye girmesi sonucu bal rengi kırmızıya dönüşmüş, doğal olan balda HMF oranının çok düşük miktarda bulunmasından dolayı balın rengi aynı kalmıştır.


Fotoğraf : Nadide Ünal

Bu yazıda yapay balların içerdiği yüksek orandaki HMF oranının insan ve arı sağlığı için yarattığı tehlikeyi, yapay bal ile sahte balın ayrıt edilmesinde HMF’nin nekadar önemli rol oynadığını ve doğal balın sağlığımız için nekadar önemli olduğunu öğreniyoruz.
Yazarımızı konu ile daha geniş ve ayrıntılı bilgi almak için 1 Şubat 2009 Pazar günü saat 20:00 da yapılacak olan ANARTO toplantısına davet ettik. Kendisi büyük bir zevk ile katılacağını bize bildirdi.
Genç Nadide Ünal ve Katalizör dergisi ekibine teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Ocak 26, 2009 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

YENİ ZELLANDA’DA BAL HASATI

honey men from mickey murch on Vimeo.

Yukarıdaki video’da Yeni Zellanda’da yapılan bal arısı kolonilerinin hava üfleme tekniği kulanılarak yapılan bal hasatı tekniği gösterilmektedir. Bence hızlı ve iş gücünden kazanılan bir teknik.

honey men from mickey murch on Vimeo.

Aynı arıcılık işletmesinde  hasat yapıldıktan sonra balın peteklerden çıkarılarak depolanması aşamasını gösteren video.

Ocak 9, 2009 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

VARROA MÜCADELESİ İÇİN HAZIRLANAN OKSALİK ASİT SOLÜSYONUNUN DEPOLANMASI VE HMF DÜZEYİ

2001 yılında Luciana Prandin, Nicoletta Daines, Barbara Girardi, Ornella Damolin, Roberto ve Tranco Mutinelli tarafından İtalya’da yapılan, “Ascientific note on long-term stability of a home-made oxalic acid water sugar solution for controlling varroosis” başlıklı araştırma Apidologie dergisinin 32 sayısının 451-452. sayfalarında yayınlanmış.

Bu araştırmanın amacı varroa mücadelesinde kulanılan şeker şurubu ile hazırlanan oksalik asit çözeltisinin 16 ay boyunca farklı sıcaklıklarda saklanması sonucu geçirdiği değişimi göstermek.

 

Araştırmada, yeni hazırlanan ve 16 ay boyunca -200C, 40C, karanlık oda sıcaklığı ve aydınlık oda sıcaklığında bekletilen solusyonlarda değişen önemli değer HMF düzeyi.

 

 

16 ay

Saklanan

solusyonlar

 

 

Yeni hazırlanmış solusyon

-20 0C

4 0C

Karanlık oda sıcaklığı

Aydınlık oda sıcaklığı

HMF mg L-1

1.7

4.2

50.6

1945.1

2107

 

Araştırmacıların yaptıkları literatür tarama çalışması sonucunda, El Sherbiny 1975 yılında HMF düzeyinin 30 mgL-1 kadar arılar için güvenli olduğu, HMF düzeyinin 150 mgL-1 üzerine çıktığında arıların ölmesinin artığını gösterdiğini, HMF nin yüksek konsantrasyonda bulunduğunda toksik özelliği nedeniyle arıların sindirim sisteminde ülsere neden olduğunu belirtmişlerdir.

Araştırmacılar uzun süreli oda sıcaklığında bekletilen oksalik asit solüsyonunun varroayı öldürücü özelliğini koruduğunu fakat bununla beslenen arıların ve arı larvalarının HMF den dolayı ölebileceğini belirtmişlerdir.

Bu araştırmadan çıkan sonuca göre arı dostlarımız, kolonilerinde varro mücadelesini oksalik asit solüsyonu ile yapacakları zaman kullanacakları solüsyon ya taze yapılmalı yada birdaha kulanacakları solüsyonu -20 C de saklamalarını öneririm. Bal arısı kolonilerinde varroa mücadelesi amacıyla oksalik asit kulanımı ile ilgili teknik bilgiyi http://www.aridostu.com/index.php?option=com_content&task=view&id=8&Itemid=9

adresinden öğrenbilirsiniz.

Ocak 9, 2009 Posted by | Uncategorized | 4 Yorum

BAL ARISI KOLONİLERİNİN İNVERT ŞEKER ŞURUBU İLE BESLENMESİNİN BALIN ÖZELLİKLERİNE ETKİSİ

Selçuk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Gıda mühendisliği  bölümünden sayın Musa Özcan ve Derya Arslan, yine aynı üniversitenin Taşkışla Arıcılık meslek yüksek okulunda çalışan sayın Durmuş Ali Ceylan’nın birlikte yaptıkları “Effect of inverted saccharose on some properties of honey” başlıklı çalışması uluslararası önemli bir bilimsel dergi olan Food Chemistry (Gıda kimyası) dergisinde 2006 yılının 99. sayısının 24-29 sayfalarında yayınlanmıştır.

Bu hocalarımıza ülkemize ve uluslararası bilime kazandırdıkları bu eser için hepiniz adına teşekkür ediyorum. Daha sonraki çalışmalarında başarılar diliyorum

Yapılan bu araştırmanın amacı:

Bal, sakkaroz şubu(bildiğimiz şeker şurubu) ve invert şeker şurubu (yapılan işlem fiziksel ve kimyasal işlem ile sakkarozun glikoza ve fruktoza çevridiği şurup) ile beslenen 3 grub arı kolonisinden elde edilen balların özelliklerini karşılaştırmak.

Araştırmalarında kulandıkları invert şeker şurubu yapma teknikniği : Sakkaroz şurup 88 0C  de 2 saat tutulmuş ve 70 0C ye kadar soğutularak, şurup 2.15 pH  ya gelene kadar 0.1 % lik HCl (Hidro klorik asit) solusyonu eklenmiştir.Daha sonra ellerinde bulunan bu asidik şurubu nötür hale getirmek için Na2CO3 (sodyum karbonat) kulanılmıştır.

Bal, sakkaroz ve İnvert şurup ile beslenen arılardan elde edilen balın analiz edilmesi sonucu çıkan veriler aşağıdaki tabloda verilmiştir.
                                                     Doğal Bal        Sakkaroz şurup balı        İnvert şurup balı

tablo1

Tablodan gördüğünüz gibi yapılan invert şurup ile beslenen arılardan alınan balda HMF oranı bal ve sakkaroz şurubu ile beslenen arılardan elde edilen baldan 20 katı kadar daha fazla çıkmıştır. Araştırmacılar bunun sebebini invert şeker şerbetinin yüksek ısıya tabi tutulmasından dolayı kaynaklandığını belirtmiştir.

 

Ayrıca araştırma sonuçlarında, balın kalitesinde etkili olan ve balda yüksek düzeyde bulunması istenen diyastaz enzim aktivitesi doğal bal ve sakkaroz şeker şerbeti ile beslenerek elde edilen ballarda  yüksek çıkarken, invert şeker şurubu ile beslenerek elde edilen balda istatistiki olarak düşük düzeyde bulunmuştur. Bütün dünyada üretilen balların diyastaz enzim aktivitesinin değerinin 8’den düşük olması istenmez.Yapılan araştırmalarda oda sıcaklığındanda 20 ay saklanan ballarda diyastas enzim aktivitesinin % 60 düzeyde düştüğünü göstermiştir(Doğaroğlu 2008).

 

Benim bu araştırmadan ve bu zamana kadar edindiğim bilgiler doğrultusunda konu hakkındaki kişisel düşüncelerim:

1-             Baldaki HMF oranı yükseldikçe, diyastas enzimi aktivitesi düştükçe balın kalitesi düşer. Bu yüzden bal arılarının invert şeker şurubundan yaptıkları bal doğal bal yada toz şekerden yapılan (sakkaroz ) şurup ile beslenerek yapılan baldan daha düşük kaliteli olacaktır.

2-             HMF toksit bir maddedir. Sadece ısıtma sonucu ortaya çıkmaz. Balın oda sıcaklıklığında uzun süreli bekletilmesi sonucundada artar. HMF fruktoz dan oluşur (Doğaruğlu 2008).

 

Hangi ülkenin arıcısı olursa olsun arılarını invert şeker şurubu ile besleyen arıcılar, arılarının düşük kalitede bal yapmalarını sağlamış olacaktır.

Bu tür düşük kalitede bal yaptırılarak beslenmesi sonucu arıların hangi fizyolojik ve davranış özelliklerinin değişeceği ile ilgili herhangi bir araştırmaya rastlamadım. Ama çok yüksek düzeyde HMF olan balların arıları öldürdüğünü biliyoruz.  Yüksek HMF ve düşük düzeyde diyastas enzimi aktiviteli bal ile beslenen arılar belki bir düzeye kadar ölmeyebilir. Fakat, davranış özellikleri bakımından belki tarlacılık performansları düşebilir. Yada bu balla beslenen kovan içi bakıcı arılar larvaları daha düşük sayıda besleme yapabilir. Fizyolojik olarak belki bu arıların sindirim sisteminde yaptıkları tahribat ile Nosema sprolarının daha rahat üreyebilecekleri ortamın oluşmasına neden olabilir. Bu örneker daha artırıllabilir.Buna benzer araştırmlar yapıldığında karşımıza daha orjinal sonuçların çıkacağını umuyorum.

Benim fikrime göre, özellikle üretici koşullarında yapılan bu şurub, teknik açılardan uygun şartların oluşturulmasında yaşanacak  zorluklar ve riskler nedeni ile arı beslenmesinde daha yüksek oranda olumsuz  risk oluşturacaktır. Bu yüzden arı dostlarına tavsiyem,  zorunlu olmadıkları sürece (kış beslemesinde gecikme, yağmacılık sorunu ..vb) , arılarını invert şurup ile beslememeleridir. Beslemek zorunda kaldıklarında ise, bunu kontrollü şartlarda üretilen tesisleri ve teknik personele sahip olan yerlerden almalarıdır. Benim şu anda çalıştığım arı lab. da bizler arılarımızı sakkaroz (toz şeker) şeker şurubu ile besliyoruz.

Washington Eyalet üniversitesi bal arısı laboratuarı nın yöneticisi olan Prof. Dr. Steve Sheppard ile yaptığım görüşme esnasında, kendisine invert şurup hakkındaki görüşlerini ve burada koloni beslenmesinde neden invert şurup yerine toz şekerden yapılan şurubun kullanıldığını sordum.
Kendisi, bana bundan yaklaşık 10 yıl önce A.B.D.’ de invert şurupta bulunan HMF ve kulanılan asitler yüzünden zehirlenmelerin olduğunu, toplu koloni ölümleri yaşandığını, bu yüzden asitler ve ıstılarak yapılan invert şurubun riskli olduğunu belirtti. Bununla birlikte, enzim yoluyla yapılan invert şuruplar da HMF ve asit zehirlenmesi riskinin olmadığını, kullanılabileceğini, fakat onun normal şekerden daha pahalı olduğu için kullanmadığımızı söyledi.
ABD’ de Puerto Rico, Washington state, Illinois, Michigan state, Ohio state, California Davis Üniversitelerinin bal arısı araştırma laboratuvarlarında belli sürelerde bulunma şansım oldu. Hiç birinin invert şeker kullandığını görmedim.

 

 

 

 

Ocak 7, 2009 Posted by | Uncategorized | 3 Yorum

VAROA İLE MÜCADELEDE OKSALİK ASİT UYGULAMSINDA PÜF NOKTALAR

Günümüzde Varroa ile mücadelede bir çok kimyasal ve kültürel teknik kulanılmaktadır. Bunlardan biride Varroa ile mücadelede Oksalik asit (Oxalic acid) kullanımıdır. Oksalik asit bir çok alanda çeşitli amaçlar için kullanılan bir maddedir. Bu yüzden karşımıza çeşitli formüllerle çıkabilir. Arıcılarımız bal arısı kolonilerinde Varroa mücadelesi için hangi Oksalik asiti, nasıl kullanmalıdır? Kulanılacak oksalik asit OXALIC ACID DIHYDRATE (Oxalic-2-hydrate) isminde olmalıdır. Formülü (C2H2O2*2H2O) dur. Üzerinde waterfree Oxalic yazan ürün KULLANILMAMALIDIR.

Solovenya’da 2001 de yapılan bir araştırmada, eylül ayında kolonide kapalı gözlü kuluçkanın bulunduğu zamanda yapılan oxsalik asit uygulamasında %37 düzeyinde varroa ölümü olmuş. Ekim ve kasım aylarında yapılan uygulamlarda ise % 97 oranında varroa ölümü gözlenmiştir. Bu yüzden, oksalik asit uygulamsı kolonilerde kapalı gözlü kuluşkanın olmadığı dönemlerde yapılmalıdır. 

Kullanımı:75 gr Oksalik asit + 1 litre su +1 kg toz şeker. Bu 1.66 litre solüsyon yapar.  Bu miktar solüsyon yaklaşık 50 kovan için yeterlidir. Elde ettiğiniz solüsyonu bir kaç hafta içinde kullanmalısınız.10 çerçeveli arılı  bir koloni için 35 ml. kullanınız. Her arılı çerçeve arasına 3.5 ml. şırınga ile damlatma yöntemi uygulanarak verilmelidir. Uygulama kapalı gözlü kuluçkanın en az olduğu dönemler olan İlkbahar ve sonbaharda yapılmalıdır. Sonbaharda bal hasadı yapıldıktan sonra uygulanması gerekir. Uygulama her koloni için haftada bir kez olup 2-3 hafta üstüste yapılabilir.

Oksalik asit ile çalışırken nelere dikkat etmeliyiz?

 

Çocukların ulaşamıyacağı yerde saklamalıyız.

Yiğeceklerden ve içeceklerden uzuk tutmalıyız.

Eğer insan tarafından yutulursa zehirlenmeye yada ölüme neden olur.

Teneffüs etme zarara neden olabilir.

Deri tarafından emilirse zarara yol açabilir.

Göze ve deriye direkt temaslarda büyük zarar verebilir.

Solüsyon havalandırması çok iyi olan yerde hazırlanmalı ve kesinlikle solunmamalıdır.

Solüsyon hazırlanırken ve kolonilere uygulama ağnında burun ve ağızı kapatan maske, gözler için gözlük kullanılmalıdır. Vücut üzerinde açık alan bırakılmamalı, plastik eldiven kulanılmalıdır. Ayaklarda bot yada çizme bulunmalıdır. Oksalik asit kulandığınız kıyafetin üzerine sıçrarsa bu kıyafet en kısa sürede, kimyasal teninize temas etmeden üzerinizden çıkarılmalıdır. Bu kıyafetler özenle yıkanılmalıdır.

Oksalik asit yutulması durumunda ilk yardım olarak kişeye bol miktarda su yada süt içirilmelidir. En kısa zamanda hastaneye götürülmelidir. Cilde veya Göze temaz ettiğinde, temas eden bölge 15 dakika süreyle bol suyla yıkanmalı, temiz bandajla kapatılıp, kişi hastaneye götürülmelidir.

Aralık 29, 2008 Posted by | Uncategorized | 3 Yorum

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.